Şehir ve Toplum
Savaş ve Barış
Göksel Armağan ·
Birkaç yıldır dünyanın giderek daha fazla savaş konuştuğunu, buna karşılık barışı konuşanların sesinin giderek daha az duyulduğunu düşünüyorum. Üstelik mesele yalnızca dünyanın farklı bölgelerinde devam eden savaşlar değil. Daha önemli ve belki de daha tehlikeli olan, savaş ihtimalinin toplumların gündelik düşünme biçiminin bir parçası haline gelmesidir.
Artık savaş ihtimalinden söz etmek, ülkelerin savaşa hazırlanması gerektiğini söylemek ve savunma harcamalarını artırmak olağan karşılanıyor. Silah üretimindeki artış bir ekonomik başarı göstergesi olarak sunulabiliyor. Silah ihracatındaki yükseliş, teknoloji ve sanayi kapasitesinin göstergesi olarak kabul ediliyor. Devletler birbirlerinin askeri gücünü hesaplıyor, toplumlar olası savaş senaryolarını tartışıyor. Bütün bunların karşısında ise basit bir soru giderek daha az soruluyor:
Barışı nasıl sağlayacağız?
Bu sorunun naif, romantik veya gerçeklikten kopuk bulunabileceğini biliyorum. Hatta bugün, savaşa hazırlanılması gerektiğini söyleyenlerin yanında barışı savunmanın bazılarına göre neredeyse ahmaklık olarak görülebileceğini de tahmin ediyorum. Belki de önümüzdeki yıllar onları haklı çıkaracak. Belki bugün savaş ihtimalini küçümseyenler, yarın bunun bedelini ödeyecek.
Bugün dünyanın birçok yerinde savaş söyleminin siyasetin güçlü araçlarından biri haline geldiğini görüyoruz. Sürekli bir tehdit algısı içinde yaşayan toplumların güvenlik kaygıları daha kolay yönetilebilir. Dışarıdaki tehlikeye dikkat çekmek, içerideki sorunların konuşulmasını ikinci plana itebilir. Toplumun etrafında birleşeceği bir tehdit yaratmak, siyasal iktidarlar açısından güçlü bir araç haline gelebilir.
Bir ülkenin başka bir ülkeyi sürekli bir tehdit olarak göstermesi, bir toplumun başka bir toplumu düşman olarak görmeye başlaması, silahlanmanın kaçınılmaz bir zorunluluk gibi sunulması ve barış talebinin gerçekçilikten uzak bir ideal olarak görülmesi gelecek için tehlikelidir.
Elbette devletlerin güvenlik ihtiyacını yok sayamayız. Dünyanın ideal bir yer olmadığını biliyoruz. Devletlerin kendilerini savunabilecek kapasiteye sahip olmaları gerektiği de açık. Fakat güvenlik ile barışın birbirinin karşıtı olduğunu kabul etmek zorunda değiliz. Güvenliği yalnızca daha fazla silah sahibi olmak olarak görürsek, sonunda silahlanmanın sınırı olmayan bir yarışa dönüşmesi kaçınılmazdır. Çünkü her ülke kendi silahlanmasını savunma olarak tanımlarken, karşı tarafın silahlanmasını tehdit olarak görecektir.
Böylece herkes kendisini savunduğunu düşünürken, toplumlar biraz daha savaşa hazırlanmış olur. İşte burada uluslararası kuruluşların ve özellikle sivil toplumun rolü ortaya çıkıyor. Bugün savaşların önlenmesinde uluslararası kuruluşların ne kadar etkili olduğu ciddi biçimde tartışılabilir. Hatta son yıllardaki gelişmeler, bu kuruluşların bazı durumlarda ne kadar çaresiz kalabildiğini açık biçimde göstermiştir. Fakat bu durum, barış fikrinin gereksiz hale geldiği anlamına gelmez. Tam tersine, uluslararası kuruluşların etkisizliği bizi daha fazla barış aramaya yöneltmelidir.
Özellikle Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya gibi doğrudan savaş yaşamayan, ancak dünyanın farklı bölgelerindeki savaşların ekonomik ve insani sonuçlarından dolaylı biçimde etkilenen gelişmiş toplumlarda sivil toplumun daha yüksek ses çıkarması gerekmez mi?
Savaşın dışında kalan toplumların “Biz de savaşa hazır olmalıyız” demekten başka bir şey söylemesi gerekmez mi?
“Bu savaş nasıl kazanılır?” sorusunun yanında “Bu savaş neden çıkıyor?” sorusunu da sormaları gerekmez mi?
Ve daha önemlisi, “Nasıl daha güçlü bir ordu kurarız?” sorusunun yanında “Nasıl daha güçlü bir barış düzeni kurarız?” sorusunu da tartışmamız gerekmez mi?
Savaşa hazırlanmak zorunda kalabileceğimiz bir dünyada, barış dilini korumak daha büyük bir sorumluluktur. Çünkü savaşın kaçınılmaz olduğuna inanmaya başladığımız anda, savaşın önlenebileceğine dair bütün umudumuzu yitirmiş oluruz.
Kendimizi savunmaya hazırlanırken başkasını yok etme fikrini normalleştirmemek, güçlü olmayı isterken gücü kutsamamak, dünyanın bize savaşmayı öğrettiği bir dönemde bile barışın mümkün olduğunu söylemeye devam etmek asıl insani değer bu değil midir?